11/1/2009 ·

Kalbimin Geçmişi

Ferit kendini bildi bileli kalp hastalığıyla boğuşurdu. Yirmi altı yaşında olmasına rağmen kalbide yorgundu, kalp hastalığından bıkan bedenide, ruhu da.

Çok küçük yaşlarda yakalanmıştı bu hastalığa. Kalp kapakçıkları çok erken yaşta çürümeye ve iş görmemeye başlamış. Kalbinin kalınlaşan kısımları her adım atışında nefesini daha da zorlar hale gelmişti.

Doktorlar kalbin mutlaka değişmesi gerektiğini söylüyorlardı fakat bir türlü uygun kalp bulunamıyordu.

Ferit her geçen gün umudunu kaybediyor. Ölüme her gün biraz daha yaklaştığını hissediyordu. Ama ölümü yakıştıramıyordu kendisine. Daha o kadar genç, o kadar hayatın başındaydı ki.

Daha yapacağı yüzlerce şey vardı. Bir an önce sağlığına kavuşmak, âşık olmak, sevmek, sevilmek, baba olmak istiyordu. Her gün yazdığı öykülerini şiirlerini bir kitaba toplamak, tanınmış iyi bir yazar olmak istiyordu.

Hastalığının iyice artmasından dolayı dondurduğu üniversite kaydını iptal etmek, okuluna devam etmek.Başarılı bir muhasebeci olmak. Günün birinde kendi ofisini açmak istiyordu.

Hayata dair öyle güzel planları vardı ki. Eğer uygun kalp bulunup sağlığına geri dönebilirse bütün bunların bir rüya olmadığını, gerçekleşeceğini biliyordu.

Şu anda tek umudu, tek hayali uygun bir kalp bulunup sağlığına kavuşmasıydı.

O akşamüstü çalan telefon Ferit’inde, ailesinin de hayatlarının dönüm noktası olan telefondu. Telefonda hastanenin numarasını görünce şaşırdı Ferit. İçi sevinç doldu. Beklenen olmuş, uygun kalp bulunmuştu. Başka ne için arayacaklardı ki hastaneden. Titreyen bir sele açtı telefonu.

Karşısına çıkan doktor müjdeyi vermiş. Uygun dokudaki kalbin bulunduğunu, hemen yarın ameliyata gireceğini haber vermişti.

İçi içine sığmıyordu Ferit’in. Nihayet hayata dönebilecekti. Artık yaşayacaktı. Artık daha mutlu ve daha sağlıklı olacaktı.

Ertesi gün ameliyat için hastaneye geldiğinde heyecandan eli ayağı titriyordu. Ameliyata hazırlandı. Tam ameliyathanenin kapısında aklına hayatının sorusu takıldı.

“Acaba bana kimin, nasıl bir insanın kalbini takıyorlar?”

Sorgulu gözlerle hemşireye baktı. “Bana kimin kalbini takıyorlar?” dedi. Hemşire sorusuna cevap vermedi. İlgisizce işini yapmaya devam etti.

Ferit ameliyata girdi.

Ameliyat çok başarılı geçmişti. Bulunan kalp vücutla uyum sağlamış. Ferit sağlığına kavuşmuştu.

Ferit hastanede sağlık durumu her geçen gün iyiye gidiyordu. Sağlığına kavuştuğu için çok mutluydu. Ameliyattan üç hafta sonra hastaneden taburcu oldu. Hastaneden çıkarken Ferit içinde, ailesi içinde bayram günüydü.

Hastanenin kapısında bir kadınla karşılaştı. Kadının daha önce hiç görmemişti. Tanımıyordu. Kadın ona acıyla ve umut dolu gözlerle baktı. Ferit’in içi titredi.

 Günler geçiyordu. Ferit sağlığına kavuşmuştu. Mutluydu. Her sabah erkenden uyanır, pencereyi açar, sabah havasını, sabahın güzel kokusunu içine çeker. Sağlığına kavuşturduğu için Allah’a şükür ederdi.

Artık yavaş, yavaş hayallerinin peşinde koşmaya hazırlanıyordu. Her gün şiirler, öyküler yazıyor. Bazı edebiyat dergilerinde yayımlıyor. Gelen olumlu yorumlar onu bir kez daha hayata bağlıyordu. Hayatta olmak, nefes alabilmek, başarmak olağanüstü bir duyguydu.

O gün üniversitedeki dondurduğu kaydını yeniletmek için evden çıktığında kendini o kadar mutlu ve enerjik hissediyordu ki. Yolda takip ediliyormuşçasına bir hisse kapıldı. Arkasına dönüp baktığında hastane çıkışında göz göze geldiği kadın vardı. Yine göz göze geldiler. Ferit gülümseyip başıyla selam vardı. Kadına doğru ilk adımı attığında kadın koşarak uzaklaştı Ferit’ten.

Günler geçti. Ferit okuluna devam ediyordu. Hayatında her şey tam istediği gibi gidiyordu. Bu sırada o kadına birkaç kez daha rastladı. Her yanına gitmek istediğinde kadın koşarak uzaklaşıyordu Ferit’ten.

Bir gece yatağına yattı. Bir türlü uyku tutmuyordu. Yatakta dönüp durdu, kalktı, gezindi. Tekrar yatağına yattı ve geçmişini düşünmeye başladı.

Son birkaç aya kadar çok zor, hasta ve umutsuz bir yaşamı vardı. Ama çok şükür bulunan kalp sayesinde bütün kötü günler geride kalmıştı.

Sonra kalbinin, şimdi göğsünün ortasında atan, ona hayat veren kalbinin geçmişini düşündü. Acaba kime aitti? Acaba şu anada kalbini taşıdığı insan nasıl bir insandı? Sevdikleri, çocukları var mıydı? Ne iş yapıyordu? Kadın mıydı yoksa erkek mi? Hiçbirini bilmiyordu.

O gece bütün bunları düşünürken sabahı yaptı. Kafasında bir sürü soru vardı. Günler sonra ilk kez sabah havasını içine çekmedi. Düşüncelerle kalktı yataktan, canı kahvaltı bile etmek istemedi. Dışarıya çıkmak istiyordu bir an önce. Hemen giyinip çıktı. Çok dalgındı.

Günlerdir onu takip eden kadının önünden geçmiş onu bile fark etmemişti. Kafasında sadece kalbinin geçmişi vardı.

O’na hayat veren kalbin sahibinin kim olduğunu öğrenmek istiyordu. Eğer ailesi varsa, gidip ailesiyle tanışmak, onlara teşekkür etmek, bir ihtiyaçları varsa onları karşılamak, onlardan helallik almak istiyordu.

Günlerce kafasında soru işaretleriyle dolaştıktan sonra kararını verdi. Gidip doktoruyla konuşacaktı. Doktoru mutlaka bilirdi kalbin sahibini.

Doktoruna gitti. Durumu, kafasındaki soru işaretlerini anlattı. Doktor pek bir şey söylemek istemedi ama Ferit’in üzüldüğünü ve kararlı olduğunu görünce anlatmaya karar verdi.

“Sana kalbini veren yani Burak Bey. Bizim hastanede psikiyatri servisinde depresyon teşhisiyle tedavi gördü bir süre. Zamanında iyi bir işi, iyi bir ailesi varmış. Bir kıza sevdalanmış ama ailesi kızı kabul etmemişler. Neden bilmiyorum. Çok uğraşmış olmamış. Sonrada kızı başka bir adamla görmüşler. İşte bu noktada geldi bize tedaviye. İçine kapanık, sürekli düşünen, sürekli kalbini tutan genç bir adamdı.

İşte evinin adresi istersen gidip ailesiyle konuşabilirsin” dedi.

 Ferit çok üzülmüştü kalbinin hikâyesine. Demek ki kalbi bir kadının aşkıyla doluydu. Aşk acısıyla yaralıydı kalbi. Adresi alıp hemen yola çıktı.

Kapıyı çaldığında üzgün yüzlü bir kadın açtı kapıyı. “Buyur evladım” dedi. Ferit:

“Teyzeciğim. Ben Ferit. Oğlunuzun kalbini bağışladığınız, şu anda Burak Bey’in kalbi sayesinde yaşayan kişiyim.” Dedi.

Kadın o anda yaşlı gözlerle sarıldı Ferit’e. Oğlum, yavrum diye inliyor, delicesine ağlıyordu. Aradan epey bir zaman geçti. Kapının önünde öylece kalakalmışları.Kadın Ferit’in boyuna sarılmayı bıraktı. Dikkatle yüzüne, gözlerine bakıyordu Ferit’in. Sesi titreyerek içeri davet etti.

Duvarlarda aynı adamın bir sürü fotoğrafı vardı. Kadın fotoğraflardan birisini eline aldı.

“İşte oğlum, Burak’ım bu. Canına kıydı. Bir hiç yüzünden astı kendini. Bize tek vasiyeti “Kalbim yaşasın” oldu. “Çünkü kalbimde Esma var. Esma için, ona olan aşkım için kalbim başka bir vücutta da olsa yaşasın” diye bir mektup bırakmış” dedi.

Sonra Ferit’in soru sormasını ya da herhangi bir şey söylemesini beklemeden. Devam etti.

“Esma, Burak’ımın sevgilisiydi ama sağlam biri değildi. Eşim onu defalarca başka bir adamla görmüş. Fakat bunu Burak’a anlatamadık. Onunla evlenmek istiyordu. İzin vermedik. Onun iyiliği içindi. Keşke, keşke evlendirseydik de yaşasaydı oğlum. Kıymasaydı canına.” Diye ağlamaya başladı.

Ferit o gün kalbinin sahibinin annesiyle uzun, uzun sohbet etti. Tüm gün boyunca Burak’tan bahsettiler. Kadın gözyaşlarıyla “Yine gel. Sende benim oğlumsun artık” diye uğurladı Ferit’i

Ferit evden çıktığında köşe başında yine o kadınla karşılaştı. Fakat kadın bu kez kaçmadı. Ferit’in gözlerine bakıyor. Hüzünlü ama bir o kadarda ışıltılı gözlerle, elleri gri paltosunun cebinde Ferit’in kendisine yaklaşmasını bekliyordu.

Ferit geldi ve genç kadının önünde durdu. Uzun, uzun bakıştılar. Genç kadın:

“Ben Esma. Senin şu anda taşıdığın kalbin gerçek sahibiyim ben.” Dedi. Çok şaşırmıştı Ferit. Donup kalmıştı. Söyleyecek tek kelime bulamıyordu.

Onun hayatını kurtaran, şu anda çarpan kabinin arkasında kocaman bir aşk, kocaman bir acı ve kocaman bir dram vardı. Genç kadın ağlamaklı bir sesle konuşmaya devam etti.

“Ben Burak’ı çok sevdim. Her şeyden çok.O’nun en çok kalbini sevdim. Sıcacık, sevgi dolu, yumuşacık, merhamet dolu kalbini.O’nun o güzel kalbini yalanlarla oyaladım. Tertemiz göründüm ona. Ona evli olduğumu, hasta bir oğlum, manyak bir kocam olduğunu itiraf edemedim.”

Genç kadın ağlamaya başladı. Öyle çok ağlıyordu ki. Ferit ne yapacağını bilmiyordu. Esma kendini toparladı. Birden susmuştu ve öfkeli kapkara gözlerle bakıyordu. Ferit’i göğsünden tuttu.

“Bu kalp bana ait. Bu kalbin içinde ben varım. Buna layık olmasam da, benim aşkımla yaşıyor bu kalp. Şimdi senden istediğim, bu kalbe iyi bak. Sevgime, aşkıma, kalbime, bana sakın zarar verme.” Dedi ve hızlı adımlarla uzaklaştı kendi hayatına.

Ferit ise öylece dikilip kalmıştı.

Günlerce, aylarca yaşadığı o günü etkisini atamadı üstünden. Yaşamı boyunca kalbinin geçmişini unutmadı ve kalbinde aşka saygısızlık etmedi.

Yorum (1) Yorum yaz!

3/12/2008 ·

Bugün Benim Doğumgünüm

 

            Bugün benim doğum günüm. Şaka maka derken 26 olduk. Geriye dönüp baktığımda ne çok şey bırakmışım ardımda. Ne çok acı, ne çok gözyaşı ama bir o kadar da mutluluk. Gülümseten anılar.

İyi ki yaşamışım, iyi ki yapmışım dediğim anılar. İyi ki tanımışım, iyi ki sevmişim dediğim insanlar.

         Bugün benim 26. yaş günüm. Zamanın geçmediğini savunurken bir de bakmışız yıllar çabucak geçivermiş. Oysa daha dün gibi her şey yaşanılar her geçen gün daha dün gibi. Acıların üstünden zaman geçmiş, yaralar kabuk bağlamış belki ama anılar hala taptaze.

         Aslında çok da yaşlı sayılmam ama kendimi büyümüş gibi hissediyorum bir süredir. Yaşımla mı ilgili yoksa artık verdiğim kararlarımla mı ilgili bilmiyorum. Artık daha sakin bakıyorum hayata. Öfkemi kontrol ederek davranmayı öğrenmeye çalışıyorum. İnsanları sevmeye çalışıyorum. Yıkılan, yerle bir olan özgüvenimi tamir etmeye. İnsanlara yeniden güvenmeye çalışıyorum. Onlar beni yıksalar da, terk edip gitseler de ben onlara yinede gücenmemeye çalışıyorum. Artık kırılmayacağım diyorum. Kendi kırık kalbimin acıları çekmeyeceğim artık diyorum.

         Yeni yaşıma umutlar besliyorum. Artık bir şeyler güzel olsun hayatımda diye umut etmek istiyorum. Yeni gelen yaşla beraber yeni umutlar beslemek istiyorum. Tekrar sevmek, tekrar sevilmek, tekrar aşık olmak istiyorum. Şefkat görmek istiyorum. Sevdiğim adam saçlarımı okşasın istiyorum.

         Başarılı olmak istiyorum. Yıllardır emek verdiklerimin mahsullerini bu yıl olsun toplayabileyim istiyorum.

         Kalbimin kırıklarını artık onarabileyim istiyorum. Asla affetmeyeceğim dediğim insanları artık affedebilmek istiyorum. Ama sadece dilimle değil, kalbimle affetmek istiyorum.

         Hayata karşı daha gülen yüzle, daha bir umutla bakmak istiyorum. Kazanmak istediklerimi kazanmayı dilerken elimde olanları kaybetmemek istiyorum. Ailem her zaman olduğu gibi yine benim yanımda olsun istiyorum. Babacığımın sıcacık güvenli omzunu hiç kaybetmeyim istiyorum.

         Bugün benim doğum günüm.

         Hayatımın 26 senesini geride bıraktım. Önümde uzun yıllar var. Her doğum günümde tatlı bir burukluk hissedeceğim içimde.Geçmişe özlem, geleceğe ümit dolu.

         Kimi zaman hüzünlü gözlerle bakacağım geçmişe, kimi zamansa korkuyla bakacağım geleceğe ama. Bileceğim ki her şey bende bitiyor. Eğer ben güçlü olursam. Öğrenebilirsem eğer bir gün öfkemle hareket etmemem gerektiğini. Öğrenebilirsem insanlara gerektiği kadar değer verebilmeyi. Giden insanlar için yas tutmamam gerektiğini öğrenebilirsem. Hayatıma her girip çıkan insanın bana güzel anılar ve tecrübeler bıraktığını öğrenebilirsem.

İşte o zaman gerçekten büyümüş olacağım.

Yorum (1) Yorum yaz!

14/11/2008 ·

Leyla

            Murat haftalardır aynı binanın önünde dolanıyor. Sürekli aynı pencereye bakıyordu. Leyla bir kez olsun cama çıksın diye bekliyordu. Ama neredeyse iki aydır ne Leyla cama veya sokağa çıkmıştı. Nede Murat cesaretini toplayıp ne Leyla’dan özür dilemeyi başarabilmiş nede gidip karakola teslim olabilmişti.

            Korkuları vardı. Eğer hapishaneye girerse yaşayacağını çok iyi bildiği olaylar vicdan muhasebesinin üstünde geliyordu.

            Bu güzel hayatı, güneşi, rüzgârı, yağmuru, özgürce dolaşmayı bırakıp hapishaneye girmek istemiyordu. Ama diğer taraftan da vicdanı ağır basıyor. En azından kocasını öldürdüğü bu kadından af dilemek, onun için bir şeyler yapmak istiyordu.

            Leyla…

            Leyla, iki ay öncesine kadar güler yüzlü, mutlu bir kadındı. Ona bağlı, ona deli gibi âşık bir kocası vardı. Sıcacık yuvalarında çok mutluydular. Ama o kaza hayatlarını mahvetmişti.

            O akşam el ele yemekten dönerlerken plakasız bir motosiklet hızla gelip Selim’e çarpmıştı ve Selim orada başını vurup ölmüştü. Leyla inanamamıştı. Olamazdı. Selim onu bırakıp gidemezdi.

            O anda Leyla aklını yitirmiş gibiydi. Ne Selim’in hastaneye götürülüşünden, ne cenazesinden hiçbirinden haberi olmadı. İki aydır da kendini evine kapattı. Hiç kimseyle görüşmedi. Sadece temel ihtiyaçlarını karşılamak için sokağa çıkıyor. Hiçbir dostuyla görüşmüyordu.

            Leyla kendi içinde Selim’i öldürmemiş sanki hala Selim’le aynı evde yaşıyordu. Evin içinde onunla konuşuyor, sohbet ediyor, bazen odalardan şen kahkahaları yükseliyordu.

            Her sabah bir hayale kahvaltı hazırlıyor. Onunla neşeli, neşeli kahvaltı ediyor. Sonra o hayali her sabah işe geçiriyor, gün içinde defalarca telefonla konuşuyor. Akşamda binbir özenle kıyafetini giyiyor, makyajını yapıyor ve o hayali karşılıyordu kapı önünde.

            Leyla’nın bu tavrı ilk önce çok tuhaf gelmişti herkese çok acıyorlardı Leyla’ya. Ama zaman her durum gibi bu durumuma da alıştırmıştı onları.

            Murat hala arada bina kapısının önünde geziniyor fakat hala cesaret edemiyordu gidip Leyla ile konuşmaya. Bir cesaretini toplayabilse ondan af dileyebilse ayaklarına kapanıp

            “Hayatınız mahvettim. Beni affedin yalvarırım” diyebilse. Belki o zaman vicdanı birazcık daha az sızlayacaktı.

            O gün gezinirken Leyla geçti yanından. Kendi kendine konuşuyor, gülümsüyordu. Sanki yanında biri varmış gibi sıcaklıkla bakıyordu yanındaki boşluğa. Mutlu görünüyordu. Neşeliydi, hayat doluydu. Uzun, uzun baktı Murat Leyla’ya.

            Böyle bir kadın olsaydı keşke hayatımda diye geçirdi içinden, Güzel, alımlı, sıcacık, sevgi dolu. Belki böylesine bir kadın olsaydı benimle, her şey çok daha farklı, çok daha güzel olurdu diye düşündü. Sonra karar verdi. Ne olursa olsun gidip konuşacaktı Leyla ile. “Gülümseyebiliyordu demek ki bir şeyler düzelmişti hayatında. Affetmesi daha kolay olur.” dedi.

            Akşam saatlerinde kapıyı çaldı. Kapıyı açan kadının güzelliği karşında dili tutuldu. Söyleyeceklerinin hepsini unuttu. Sadece bakakaldı Leyla’nın güzelliğine, dişiliğine.

            Leyla gülümsedi. Murat’ı içeri çekti.

“Hoş geldin Hayatım” dedi, sımsıkı sarıldı ve öptü Murat’ı. Leyla’nın bu tavrı Murat’ı daha da şaşırtmıştı. Çok uzun zamandan sonra bedenine bir kadın bedeninin değmesi, dudaklarını böyle güzel bir kadının öpmesi içinin kıpırdamasına neden olmuştu. İşi devam ettirmek kadını yatak odasına sürüklemek istedi. Bu güzel kadının, bu harika bedenin kokusunu, tadını daha yakından duymak istedi.

 

 

 

 

Ama vicdanı aynı anda “Hayır” sinyalleri vermeye başladı.

“Sen bu kadının kocasını öldürdün. Bir kazada olsa onu öldürdün ve daha ileriye gidip bu kadına sahip olmazsın”

Bu sırada Leyla mutfağa gitmiş. Sofrayı hazırlamaya başlamıştı. Mutfaktan seslendi.

“Selim. Hayatım bana yardım eder misin.”

İşte o anda anladı Murat tüm bunların nedenini. Genç kadın Selim’in öldüğüne inanmak istemediği için kendisini kocasının yerine koymuştu. Belki bir oyun oynuyordu.

Sonra vicdanının sesini bastırarak, sonucunu düşünmeden bu oyuna dâhil olmaya karar verdi.

“Selim ya da Murat ne fark eder. Böyle bir yuvaya böyle bir kadına sahip olmak için rahatlıkla ismimi de, kişiliğimi de değiştiririm” diye düşündü ve gülümseyen bir yüzle mutfağa yöneldi.

Mutfağa geldiğinde Leyla gülümseyerek baktı. Neşeli, neşeli konuşuyor. Murat’a sürekli Selim’ciğim diye hitap ediyordu. Yemeklerini yediler. Leyla Selim’le sohbet ediyordu. Murat’ta Selim’miş gibi davranıyordu.

Yemekten sonra birlikte mutfağı toparladılar. Kahvelerini alıp oturma odasına geldiklerinde Leyla Murat’ın göğsüne başını koydu. Derin bir iç çekti.

“Biliyor musun hayatım. Herkes senin öldüğünü artık yaşamadığını, beni bırakıp gittiğini söylüyor. Ama buradasın işte. Yanımdasın. O kazada ölmedin ki sen. Ölemezsin ki. Beni bırakıp gidemezsin ki.” dedi. Sonra kalkıp gözlerinin içine baktı. “Sadece bakışların değişik bu gece” dedi. Sonra Murat’ın göğsünde uykuya daldı.

Murat çok şaşırmıştı. Hayal görüyordu Leyla. Kendisini kocası sanmış. Öyle görmek istediği için öyle görmüştü. Sıcak, ılık bir şeyler aktı içine. Saçlarını okşadı Leyla’nın Selim’in ne kadar şanslı bir adam olduğunu düşündü. Leyla’nın ne kadar güzel, ne kadar sıcak bir kadın olduğunu düşündü. Tüm bunlar Murat’ın yıllardır tatmadığı duygulardı.

Uzun, uzun seyretti Leyla’yı. Uyuyuşunu, masunluğunu. Sonra usulca kucağına alıp yatağına yatırdı. İlk önce yanına sokulup, onunla sevişmek istedi ama yapamadı. Kıyamadı bu güzel kadının masumiyetine.

Günler geçiyordu. Murat bu oyuna kendine dâhil etmiş. Kendini Selim’in yerine koymuş. Leyla öyle gördüğü için, Murat Leyla’yı istediği için hiç itiraz etmemişti Selim olmaya.

Murat günler geçtikçe Leyla’ya bağlandığını, âşık olduğunu hissediyor. İçin, için kıskanıyordu Selim’i ama artık fark etmiyordu. Selim bir ölüydü ve O Selim’di artık.

Leyla her geçen gün daha da şaşırtıyordu Murat’ı Bir gün Leyla camdan dışarı el sallıyordu. Murat merakla yanına gelip kime el salladığını sorduğunda Leyla dışarıda oynayan çocuklara el salladığını söyledi.

“Baksana Hayatım. Ne kadar sevimli çocuklar. Ne kadar da güzel oynuyorlar görsen. Az önce bana el salladılar, bende onlara” dedi.

Murat sokağa baktığında ise çocuk falan göremedi. Bomboştu sokak, kendi hainde gezinen iki sokak kesinden başka hiçbir şey yoktu sokakta.

Başka bir gün odaya girdiğinde hararetli, hararetli telefonda konuşuyordu Leyla. Kimle konuştuğunu sorduğunda arkadaşıyla konuştuğunu söyledi. Murat telefonu Leyla’nın elinden aldı ve baktı. Telefon kapalıydı. Değil birileriyle konuşmak telefon açılmamıştı bile. Şaşkınlıkla baktı Leyla’nın yüzüne.

O gün öğleden sonra Murat duştan çıktığında Leyla ine kendi kendine konuşuyordu. Karşısındaki boş koltukta sanki birisi varmış gibi. Boş koltuğa Selim’i kazayı ama Selim’in ölmediğini anlatıyordu. Murat’ı görünce gülümsedi.

“Gel bak Selim’cim Hülya geldi ama evde hiç kimse yoktu. Murat artık ne yapacağını bilmiyordu. Öylesine şaşkındı ki. Aklını kaçırmış bir kadınla aynı evde yaşıyordu. Ve bu kadının aklını kaçırmasının, bu duruma gelmesinin sorunlusu kendisiydi. Bir şeyler yapmalıyım diye düşünüyordu ama ne yapacağını da bilmiyordu. Leyla’nın bu tavırlarına çok üzülüyordu ama onun iyileşmesini de için, için istemiyordu.

Leyla’ya âşık olmuştu. Onun yanındayken iyi ve mutlu hissediyordu kendisini. İyileştikten sonra onu kaybetmek istemiyordu ama bu duruma da çok üzülüyordu. Besbelliydi, hastaydı Leyla.

            Son yaşadığı olaydan sonra ne olursa olsun sonucunda Leyla’yı kaybetmekte olsa, hapishaneye girmekte olsa sonunda bu oyuna bir son vermeliyim diye düşündü. Çünkü Leyla kendisine değil. Ölmüş olan kocasına âşıktı hala ve Murat’ta onu görüyordu.

            O gün birlikte eski fotoğraflara bakıyorlardı. Fotoğrafın birinde Leyla başını kaldırdı ve Murat’ın gözlerine baktı.

            “Biliyor musun hiç değişmedin hayatım. Ben senin derin yemyeşil gözlerine, bembeyaz yüzüne yakışan tatlı sakallarını hep sevdim.” dedi ve gülümsedi.

            Oysa Murat ne beyaz tenli, ne yeşil gözlü nede sakallıydı. Esmer karagözlü bir adamdı kendisi.

            Leyla’nın ellerini tuttu.

            “Sen hastasın Leyla. Senin doktora gitmen tedavi olman lazım.” dedi. Leyla şaşkınlıkla baktı yüzüne.

            “Ne diyorsun Selim sen. Ben hasta falan değilim. Başım bile ağrımıyor” dedi.

            Murat iyice çileden çıkmıştı. Ölmüş olan bir adamı deli gibi kıskanıyordu. Be eve gelirken olayların böyle gelişeceğini hiç düşünmemişti ama kaza ile öldürdüğü adamın karısına deli gibi âşık olmuştu. Ama kadın kendisini hala kocası zannediyordu. Kocasına âşıktı hala.

            “Yeter bana Selim deyip durma. Ben Selim değilim. Anlıyor musun ben Selim değilim. Selim yok. O öldü. O’nu ben öldürdüm. O gün motosikletle gelip kocana çarpan onu öldüren benim. Böyle olmasını istemezdim ama bir kazaydı, oldu işte. Sonra senden af dilemek için dolandım günlerce etrafında. Bu eve geldiğimde sen bende kocanı gördün ama ben kocan değilim. Sana âşık oldum ama Selim olarak değil Murat olarak. Selim değilim ben Murat’ım anlıyor musun Murat.” dedi ve cüzdanından kimliğini çıkartıp Leyla’nın önüne attı.

            Leyla kimliğe baktı ve ağlamaya başladı. Konuşmuyordu. Sürekli ağlıyordu. Sinir krizine girmişti. Bağıra, bağıra hıçkıra, hıçkıra ağlıyordu.

            Murat Leyla’yı hastaneye getirdi. O’na bakacak olan doktora olayı tüm ayrıntılarıyla anlattı ve gidip polise teslim oldu.

            Aradan dokuz ay geçti. Murat’ın mahkemesi olmuş ve olayda bir kasıt olmadığından Murat beraat etmişti. Hapishaneden çıktıktan sonra ilk gittiği yer Leyla’nın evi olmuştu. Ama evde hiçbir hayat belirtisi yoktu. Binaya giren genç bir çocuğa

            “Leyla Hanım evde mi acaba?” diye sordu. Çocuk

            “Leyla hastanede bir yıl olacak neredeyse. Ruh ve siniri hastalıkları hastanesinde yatıyor. İyileşemedi daha.” dedi.

            Murat hemen Leyla’nın olduğu hastaneye gitti. Doktordan zorda olsa Leyla’nın olduğu hastaneye gitti. Doktordan zorda olsa Leyla’yı görebilmek için izin aldı.

            Leyla bahçede oturmuş yine kendi kendine konuşuyordu.

            Ben her şeyin farkındaydım Murat. Selim’in öldüğünün, O’nun artık olmadığının farkındaydım. Ama O sen ol istedim. Sende bana onun gibi sahip çık istedim. Adını bilmiyordum Selim dedim sana. Beni sev istedim. Ben seni Selim kadar olmasa bile sevdim be Murat. Ama Sen, Sen benim kocamın, hayallerimin, diriltmeye çalıştığım umutlarımın, geleceğimin katili oldun. En son olarak da içimde büyütmeye çalıştığım sevgimi öldürdün.” diyordu.

            Murat’ı fark etmemişti. Murat bir süre seyretti Leyla’yı. Kendi kendine konuşmasını, kendisiyle hesaplaşmasını seyretti.

            Sonra gözlerinde yaşlarla hiç kendini göstermeden sessizce geldiği gibi çıkıp gitti hastaneden. Yüreğinde taş gibi bir ağırlık, içinde ciğerini yakan bir vicdan muhasebesi ve kalbini yakan derin bir AŞKLA

Yorum (yok) Yorum yaz!

28/10/2008 ·

Garip Bir İhanet Öyküsü

Ebru o kadar şaşkındı ki. İnanamıyordu. Aklında hala dün gece terk edilmiş olmanın acısı ve soruları, elinde terk ediliş nedenin fotoğrafları vardı. Yapması gereken o kadar çok iş, inceleyip imzalaması gereken o kadar çok dosya vardı ki. Ama kanı donmuştu sanki.

İş düşünemiyordu. Hiçbir şey düşünemiyordu. Sinirleri bozuktu sinirini çıkaramıyordu. Ağlamak istiyordu ama kendine yediremiyordu ağlamayı. Başına gelenler çok komikti, gülmek istiyordu ama gülemiyordu bile bir türlü. Şaşırıp kalmıştı. Elinde birkaç fotoğraf vardı. O fotoğraflara bakıp kalmıştı. Ulaş onu dün gece terk etmişti ve bugün Ulaşın genç yakışıklı bir adamla çok samimi çekilmiş fotoğraflarını inceliyordu. Yakışıklı adam doğrusu diye düşündü.

Bunca zaman sevgilim dediği adamın gay olduğunu öğrenmesi onu şok etmişti. Bu kadar mı aptaldı, bu kadar mı kördü. İşlerine, dosyalarına bu kadar mı dalmıştı da fark etmemişti bunu. Yoksa sevmişti de Ulaş ı kondurmamış mıydı bunu ona. Sevmemişti. Sevseydi eğer çok üzülürdü. Yıkılırdı. Ama öylesine şaşkındı ki. Ulaşa ve kendisine öyle kızgındı ki. Aslında ona çok da kızamıyordu. Kimsenin tercihlerini sorgulama hakkına sahip değildi. Neticede bu adam onun kocası falan da değildi.

Birkaç ay önce bir barda tanışmışlar. Biraz sohbet etmişler. Birbirlerinden hoşlanmışlardı. En azından Ebru o gece ondan hoşlandığı için onunda kendisinden hoşlandığını sandı. Birkaç ay boyunca Ebru işinden, dosyalarından ve toplantılarından fırsat buldukça birlikte yemeğe çıkmışlardı. Son derece masum bir sevgililik oyunuydu bu. Tıpkı liseli âşıklar gibi takılmışlar. Öyle yaşamışlardı ilişkilerini. Ulaş onunla birlikte olmak için teşebbüs bile etmemişti. Şimdi anlayabiliyordu nedenini o zaman sorgulamıştı kendisini acaba beni güzel ve çekicimi bulmuyor diye. Meğer adam bütün kadınları itici buluyormuş. Her şeyi anlamıştı anlamasına ama. Madem bu adamın cinsel tercihi farklıydı. Madem kadınlardan değil de erkeklerden hoşlanıyordu. Peki, o zaman neden ondan sevgilisi olmasını, onun hayatında olmasını istemişti. Anlayamamıştı bir türlü Ebru.

Kafası karmakarışık bir şekilde tekrar fotoğraflara baktı.Sonrada önündeki dosyalara. Şimdi bu dosyaların hepsini incelemesi, düzeltilmesi gereken yerleri düzeltmesi ve onaylayıp imzalaması gerekiyordu.

Dosyaları önüne çekti. En üsttekini aldı ve okumaya başladı. Daha ilk cümleden karalama yapmaya başlamıştı. Sayfada ilerledikçe karalamalar artıyordu. Bu dosyayı hazırlayan kesin işi bilmeyen bir aptal diye düşündü. Kimin hazırladığına baktı. Şaşırdı. Dosyayı en güvendiği işi en iyi bilen elemanı hazırlamıştı. Dosyayı tekrar okumaya başladı. Hatanın kendisinde olduğunu yaptığı karalamaların çok gereksiz olduğunu fark etti bu kez de.

Anlamıştı bu kafayla çalışmayacaktı. Toparlandı alelacele dışarı çıktı. Birileriyle konuşup kafasını dağıtması, başkalarının fikirlerini alıp kafasındaki sorulara çözüm bulması lazımdı. İşyerinde çıktığında rüzgârlı puslu bir hava vardı. Yağmur yağdı yağacaktı. Serin rüzgâr yüzüne çarpınca biraz daha iyi hissetti kendini.

“İyi ki o adamla yatmammışım yoksa hayatımın sonuna kadar mide bulantısından kurtulamazdım” diye düşündü. Kendi kendine gülümsemeye başladı. “Hâlbuki ne kadar da normal görünüyordu. Nasıl anlamadım ki” dedi. Yaşadıkları komik miydi? Yoksa trajik miydi çözemiyordu bir türlü.

En yakın dostu Berna’nın ofisine girdiğinde Berna işine öylesine dalmıştı ki Ebru’nun geldiğini duymadı bile Berna işinden başını kaldırdığında Ebru yaşlı gözlerle seyrediyordu Berna’yı.

Birlikte büyümüşler. Öyle çok şeyler yaşamışlar. Öyle çok anıyı paylaşmışlardı ki. Gerçek dost denilen dostlardandılar. Ebru’nun gözlerinin dolu, dolu olduğunu gören Berna gidip sarıldı arkadaşının boynuna

“Neler oluyor? Ne bu halin Allah aşkına”

Ebru artık kendini koy vermişti. Arkadaşına sarıldı ve ağlamaya başladı. Berna bir süre dokunmadı ona. Rahat bıraktı rahatça ağlayabilsin diye. Ebru ağlayıp rahatladıktan sonra bu kez de gülmeye başladı. Gülerek anlatmaya başladı.

“Biliyor musun dün akşam Ulaş beni terk etti. Hayatında başka birisi varmış. Hayatında başka bir erkek varmış. İnanabiliyor musun Berna Ulaş gaymış.”

Berna çok şaşırmıştı. Ulaş la bir ya da iki kez karşılaşmışlardı ve pek hoşlanmamıştı ondan. Ama gay olabileceğine hiç aklına gelmemişti açıkçası.

“Nasıl yani? Nasıl öğrendin bunu?” dedi. Ebru çantasından fotoğrafları çıkardı. Berna baktı “İğrençler” dedi ve masanın üzerine attı.

“Nasıl anlayamadın? Nasıl anlamazsın Ebru bunu” dedi. Ebru hala gülüyordu.

“Beni itici bulduğunu düşünmüştüm. Ama o bütün kadınları itici buluyormuş” dedi.

O gün duyguları o kadar karma karışıktı ki Ebru’nun. Ne düşüneceğini, ne hissedeceğini bilmiyordu. Ulaş ı anlamaya çalışıyor, hak vermeye çalışıyordu.

Uzun süre sohbet ettiler Berna’yla. Onunla konuşmak, gülüşmek, tıpkı iki genç kız gibi kıkırdamak her zamanki gibi çok iyi gelmişti Ebru’ya. Kafasını birazcık olsun toparlamış. Kendini çalışmaya hazır hissetmişti. Gülümseyerek kalktı Berna’nın yanından.

“Sen gerçekten mükemmel bir dostsun. Teşekkür ederim. Seni seviyorum.” Dedi. Sarıldılar. Gülümseyerek çıktı Ebru Berna’nın ofisinden.

İşyerine gitmek için durağa geldiğinde hemen karşıdaki durakta birbirlerine çok yakın duran ve birbirine gülümseyen iki adam dikkatini çekti. Bu adamlardan birisi Ulaştı. Ebru uzun, uzun baktı karşısındaki iki adama.

Yorum (yok) Yorum yaz!

16/10/2008 ·

Zaman Yabancısı

Ben insanların birbirlerine dürüstçe selam verdikleri bir kültürden geliyorum. Büyüdüğüm şehir ufak bir şehirdi, herkes birbirini tanırdı ve herkes dosttu. Sokakta yürürken gece kaç olursa olsun bilirdik ki güvendeydik.

  Babam bana hayatı öğretir. Nasihat ederdi. Birine selam verdiğinde ilk önce gülümseyeceksin, gülümsemenle selam vereceksin önce, birinin elini sıktığında parmak uçlarınla değil, kuvvetle sıkacaksın, güven vereceksin elini sıktığın kişiye. Dürüst olacaksın. Bir dediği bir dediğini tutmayan insanlardan olmayacaksın, kendine güveneceksin ve insanlarında sana güvenmelerini sağlayacaksın.

         Birini sevdiğinde tüm benliğinle büyük bir aşkla seveceksin, engel tanımayacaksın sevdiğin için, âşık olduğun zaman gözü kara âşıklardan olacaksın. Mazur göreceksin ufak tefek hataları ki oda senin hatalarını mazur görebilinsin. Hata ile suçu birbirinden ayırt edebilmeyi bileceksin.  

Maddiyat için, para için kimseye boyun eğmeyeceksin. Özgürlüğünden ve inandığın, savunduğun fikirlerinden ödün vermeyeceksin hiçbir şey için.

         Her şeyden önce kendine olan saygını kaybetmeyeceksin. Kimseye saygısızlık etmeyecek ve kimsenin sana saygısızlık etmesine izin vermeyeceksin.

         Hayata sımsıkı tutunacaksın. Hayata karşı inatçı olacaksın. Elbette ki hayat yoracak seni. Gün gelecek kırılacaksın, zaman gelecek kızacaksın insanlara, parçalamak isteyeceksin her şeyi, herkesi. İşte o zaman, dizlerin kanadığında durup düşüneceksin. Ben ne yapıyorum diyeceksin. Bütün bu yaşananlarda benim kabahatim ne suç oranım ne diye ilk önce kendini sorgulayacaksın. Sonra da dürüstçe, mertçe, cesurca karşındaki kişiye gidip soracaksın, hesaplaşacaksın, kozunu paylaşacaksın. Ama yine de dürüstlüğünden ve kendine olan saygından ödün vermeyeceksin.

         Hayatın boyunca yapmasan bile, asla işine yaramayacak bile olsa hep bir şeyler öğrenmeye çalışacaksın. Her şeyden önce dinlemeyi öğreneceksin. Eğer dinlemeyi öğrenemezsen zaten başka bir şeyde öğrenemezsin. Başkalarının fikirlerini bilemezsin. O zaman sadece kendi fikirlerin olur, O zamanda sığ, sabit fikirli bir olup çıkarsın ve hayatın boyunca mutsuz olursun ve başarıyı yakalayamazsın.

         Başarı sadece okulda, sınavlarda üstün başarılar sağlamak değil bunu unutma. Önemli olan hayatta başarılı olmak derdi babacım. Halada akşamları benle oturur uzun, uzun nasihat eder bana. Üzgün olduğumda, canım acıdığında ilk gittiğim insan yine odur. Bana her zaman doğruyu bulmamda yardım eden tek insandır.

         Ama ben çoğu zaman kendimi sorgularım. Acaba babamın bana ettiği doğru nasihatler yoksa yanlışlar mı? Yoksa ben mi bütün bu nasihatleri yanlış mı uyguladım? Yoksa bu zaman mı bize yabancı? Bana öğretilenler, benim yıllarca uyguladığım değerler yanlış mı yoksa? Eğer doğru ise neden benim uyguladıklarım hep bana yanlış sonuçlar doğurttu? Neden bazen hayatta başarılı olamadım?

         Neden babamın bana nasihat ettiği gibi aşkım için çok büyük fedakârlık ettiğim için neden mutsuz oldum? Neden ben dinlemeyi ve karşımdakinin fikrine saygı göstermeyi öğrendiğim halde neden beni kimse dinlemedi? Neden fikrime saygı duymasını istediğim insanlar benim fikirlerime saygı duymadı? Neden karşımdaki insanlara cesurca gidip neden diye sorduğumda korkulan insan ben oldum? Neden korktular insanlar bana fikirlerini açıklamaktan? Neden haber bile vermeden beni hayatlarından çıkarmayı doğru buldular?

         Ben maddiyat için, para için hiç kimseye boyun eğmezken, ekmeğimi kendi emeğimle kazanmaya çalışırken, neden terfi yi bilinen tabiri caizse yalakalar aldı.

Neden düştüğümde, dizlerim kanadığında durup düşündüğümde ben ne yapıyorum diye düşündüğümde bendeki çoğu suçun kendime olan saygımdan ödün vermemekten başka suç bulamadım kendimde.

Düşünüyorum da babamın bana verdiği tüm nasihatler çok doğru nasihatler. Hepsi olması gereken, yapmam gerekenler. Benim gibi olan ve benim gibi kaybeden o kadar çok insan var ki.  Ama anlıyorum ki zaman bizim fikirlerimize uymuyor. Biz bu zamanın insanlarına, ilişkilerine yabancıyız. Sanırım bu yüzden başarısız oluyoruz. Biz bu zamanın bu yüzyılın yabancısıyız.

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::